Çizgi Roman


KAVALIER & CLAY
Temmuz 11, 2007, 3:57 pm
Kategori: Kitap

  kavalier1

“1939′da Amerikan çizgi romanları tarihöncesinin hamamböcekleri ve kunduzları gibi daha büyüktüler ve çağdaşı haleflerinden çok daha görkemliydiler. Bir dergi boyutunda ve bir ucuz roman kalınlığında olup ideal ücreti olan on sente karşılık altmış dört sayfayı (kapak dahil) bulurlardı. İçindeki resimlerin kalitesine berbat demek hafif bile kalırdı. Kapakları, bir dereceye kadar daha pahalı olan dergilerin ustalık ve çizimlerini yansıtırdı. O ilk günlerde çizgi roman kapağı, iki saniyelik bir düş filminin reklamını yapan bir poster gibiydi; içerdeki kaba kağıt açılıp ışıklar yandığında bu görkemlilik o kadar süre içinde zihinde canlanır ve makara dönmeye başlardı. Kapaklar genellikle bu meslekte sağlam ünleri olan insanlar tarafından çizilirdi ve bu illüstrasyoncular zincirle bağlı laboratuvar kızlarını, cangılın tembel ve ayrıntılı jaguarlarının ve ayakları ağırlıklarını gerçekten taşıyan, adaleleri yerli yerinde erkek vücutlarını bayağı iyi çizerlerdi. Wonder ve Detective‘in o ilk sayıları renkli korsanları, Hindu zehirleyicileri ve fötr şapkalı intikamcıları, hem estetik hem kaba görünen matbaa harfleriyle, ele alınıp şöyle tartıldığında bügün bile hafif ama tümüyle sürükleyici türden bir serüven vaat eder gibiydiler. Ancak genelde, kapaktaki sahnenin içerideki zayıf malzemeyle pek ilgisi olmazdı. Bugün kaçınılmaz bir bitpazarı çürümüşlüğü ve nostalji kokusu içeren o kapaklar arasında 1939 çizgi romanı, artistik ve morfolojik açıdan çok daha ilkel bir durumdaydı. Bütün melez sanat biçimleri ve melez dillerde olduğu gibi ilk başlarda gerekli ve epey verimli bir gramer karmaşası vardı. Yaşamlarının büyük bir kısmı boyunca çizgi romanlar ve ucuz dergiler okuyan çoğu genç, kurşun kalem ile fırça kullanmada ve parçabaşı iş için zaman sıkıntısı çekmeye, deneyimsiz insanlar, hem gazete çizgi romanlarının mekansal gereksinimlerinin hem de ucuz romanlardaki kelime bolluğunun ötesini görme mücadelesi içindeydiler.

Eğitimciler, psikologlar ve genel halk arasında daha ilk baştan, çizgi romanı gazetelerdeki çizgi roman karelerinin ucuz bir devamı olarak görme eğilimi vardı. Gazetelerdeki bantlar o sırada şanlarının zirvesindeydi ve başkanlar tarafından da, hamallar tarafından da okunurlardı ve beyzbol ve cazın canlılığıyla zerafetini taşıyan, gururlu bir Amerikalı kuzendi. Çizgi romanın, Burne Hogarth, Alex Raymond, Hal Foster ve öteki krallarının büyük ustalıklarına ve Li’l Abner (Hoş Memo), Krazy Kat, Abbie’n’ Slats gibi çizgi romanların, yetişkinleri hedefleyen çok ince ayarlı mizah ve ironisine, Gould, Gray ve Gasoline Alley‘in ağırbaşlı, vezinli anlatımına ya da Milton Caniff’in baş döndürücü ve asla aşılamamış sözel ve görsel anlatımına rağmen, başlangıçtaki bu ucuzluk, çizgi romanlar için bir utanç kaynağı olacaktı.

İlk başlarda, 1939′a kadar, çizgi romanlar daha popüler dizilerin gazetelerden sökülüp alınmış ve biraz da şiddet ve makas kullanılarak ucuz parlak kapaklar arasına sokulmuş tekrar basımlarından fazla bir şey olmamıştı. Gazetedeki üç-dört kareden oluşan bantlar ‘çizgi romanın’ daha geniş mekanına taşınınca, daha önce kaşık kaşık günlük olarak verilirken heycanlandırıcı, ciddi veya komik olan şey; kesintili, tekrar eden, durağan ve gereksiz yere uzatılmış bir şey olmuştu. Tıpkı Sammy Klayman’ın aldığı ilk çizgi roman olan More Fun‘da (1937) olduğu gibi. Kısmen bu nedenle ama aynı zamanda yerleşmiş sendikalara yeniden basma hakkı ödememek için, çizgi romanların ilk yayınlayıcıları özgün içerik denemelerine giriştiler, kendi karakterlerini ve bantlarını yaratacak illüstratörler tutmaya başladılar. Bu sanatçıların eğer deneyimliyseler genellikle başarılı veya yetenekli değillerdi; eğer yetenekleri varsa, deneyimleri yoktu. Bu sonuncu kategoriden olanlar çoğunlukla göçmenler, göçmen çocukları ya da otobüsten yeni inmiş taşralılardı. Hayalleri vardı ama soyadları ile birbirlerini tanımadıkları göz önüne alındığında Saturday Evening Post kapaklarının ya da Mazda ampulleri reklamlarının yüce dünyasında başarılı olma şansları yoktu. Hatta pek çoğunun geçimlerini sağlamayı umdukları bu alanda, epey karmaşık vücut ekleri olan kol ve bacakların şöyle gerçekçi bir resimini bile çizemedikleri söylenebilirdi.

Özgün içerik devrimini izleyen kalite düşüklüğü, ani ve çok sert oldu. Çizgiler titredi, pozlar sakilleşti, kompozisyonlar durağanlaştı, arka planlar tümden ortadan kalktı. Gerçekçi derinlikleriyle zaten çizimi çok güç olan ayaklar karelerden hemen hemen kayboldu ve burunlar alfabenin yirmi sekizinci harfinin basit biçimlerine indirgendiler. Atlar fıçı gövdeli sıska köpeklere dönüştüler ve kapıları olmadığını saklamak için hız çizgileri arasında sunulan otomobiller gerçek oranlarında çizilmediler ve hepsi birbirine benzediler. Her genç illüstratörün sadağında ille de bulunması gereken ok olan güzel kadınlar nispeten iyiydiler ama erkekler, sanki baca tenekesinden yapılmış gibi görünen buruşmaz elbiseleri ve otomobillerden ağırmış izlenimini uyandıran şapkalarıyla hep huzursuz, iri çeneliydiler. Süper güçlü sirk adamları, dev Hindu uşaklar, fantezi adaleli ve on beş bilardo topu bir araya gelmiş gibi göbekli vahşi orman efendileri. Dizler ve dirsekler, insana ıstırap veren çifte eklemli açılarda kıvrılmış. Renklerin en iyisi bulanık ve en kötüsünde ise hiç renk yoktu. Bazen her şey sadece kırmızının ve mavinin iki tonuyla çizilirdi. Ama çizgi romanlar yetersiz sanattan çok – çünkü burada bir canlılık ve Ekonomik Bunalım’dan doğan kendini geliştirme çabaları vardı ve hatta kimi zaman yetenekli ve becerikli bir kalem ustası da çıkıyordu – kötü kopyalardan zarar görmekteydi. Her şey, kimi zaman hiç düzeltilmeden, bir gazete bandından ya da bir radto kahramanından alınıyordu. Radyonun Green Hornet çeşitli renklerde eşekarısı ve böcek yaratmıştı; The Shadow’un arkasında gölgeler gibi gelen takım elbiseli, fötr şapkalı kanun adamları vardı; her kötü kadın, değiştirilmeye pek gayret göstermemiş bir Ejderha Kadın’dı. Bunun sonucunda çizgi roman, hemen icadından başlayarak ve kısa b,ir süre sonra amaçsızlık ve özensilik nedeniyle gevşemeye başlamıştı. İnsanın başka yerlerde daha iyi veya daha ucuza yapılmış bulamayacağı bir şey yoktu (üstelik bu radyoda bedavaydı).

Sonra, 1938 Haziranı’nda Superman çıktı. Cleveland’dan bir çift Yahudi çocuğunun National Periodical Publications (Ulusal Periyodik Yayınlar – Daha sonraki yıllardaki adıyla DC Comics) bürosuna postaladıkları Superman başka bir dünyadan geliyordu, yüz insan gücündeydi ve çocukların gözlüklü ergenlik umutlarıyla umutsuzluklarını tam olarak yansıtıyordu. Ressam Joe Shuster, teknik olarak pek az beceriye sahipse de, daha ilk baştan çizgi roman dergisinin sayfalarının gazetelerde genellikle imkan bulunmayan kompozisyonlarla yayınlama olanağı vereceğini anlamıştı; üç kareyi birleştirerek Superman’in o kendine özgü, patenti alınmış gökdelenden atlama eylemi (Çelik Adam mesleğinin o aşamasında henüz uçamıyordu) tek bir kareye aldı ve açılarıyla figürlerini belli bir sinema havasında yerleştirdi. Yazar Jerome Siegel, ucuz dergiler konusunda büyük bir bilgisi ve fanatik sevgisiyle Samson’dan Doc Savage’a kadar bütün eski karakterleri ve örnekleri birleştirerek kendine özgü bir gerilim, sertlik ve parıltı unsurları haline getirmişti. Superman aslında bir gazete kahramanı olarak tasarlanmışsa da çizgi roman dergilerinin sayfalarında doğdu ve bu mucizevi doğumundan sonra şekilsel geçiciliğinden kurtulup on sentlik hayaller piyasasında kendine bir amaç belirtmeye başladı. Kendilerini giydirmekten bile aciz, güçsüz insanların gösterişli giyimlere ve güç sahibi olmaya duyduğu özlemi ifade etmek… Çizgi romanlar gerçekten çocuklar içindi ve tam da on yıl büyük güçlükler içinde yaşayan Amerikan çocuklarının ceplerinde ara sıra fazladan bir on sent buldukları zamana denk gelmişti”

—————————————————————————————-

Yukarıdaki satırlar Michael Chabon’un “Kavalier & Clay” romanından. Amerikan çizgi romanının altın çağının anlatıldığı kitapta, Joe Simon, Jack Kirby, Stan Lee, Jerry Siegel, Joseph Shuster, Will Eisner, Jim Strenko gibi büyük ustalar; Chabon’un kurgu karakterleri Sammy Clay ve Joe Kavalier’de tekrar hayat bulmuştu.

Yazara 2001 yıllında Pulitzer Ödülü kazandıran roman 17 farklı dilde, 23 ülkede yayınlanmış. İspanya, Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere’de 2. baskıları yapılan Kavalier & Clay, ülkemizde Everest Yayınları tarafından basıldı.

 ”İkinci Dünya Savaşı’nın arifesinde Yahudiler için Avrupa’da hayat iyice zorlaşmıştır. Prag’da yaşayan Kavalier ailesi tüm servetini, en büyük oğullarını Amerika’ya göndermek için harcarlar. Maceralı bir yolculuktan sonra bir gece Joe Kavalier, kuzeni Sammy Clay’in Brooklyn’deki evine ulaşır.

İllüzyonun büyüsüyle sarmalanmış ressam Joe, çizgi roman dünyasına aşık Sam’le çizginin ve öykünün olağanüstü birleşiminde önce yakın dost, sonra da ortak olurlar. Birlikte Nazi zülmüne karşı savaşan Escapist’i yaratırlar. Bütün hayallerini bu çizgi roman karakterinin sonsuz gücüyle gerçekleştirirler. Geçirdiği çocuk felcinden miras zayıf bacaklarıyla değil Escapist’in kaslarıyla koşar Sam Clay; Kavalier ailesini Nazilerin elinden, Escapist kılığına girmiş Joe kurtarır.”(Kitabın tanıtım yazısından alıntı)

Bir çizgi roman uyarlamasından çok kitaptaki Escapist karakterinden esinlenerek yayınlanan, yazar çizer kadrosunda Frank Miller‘dan Gene Colan’a, Marv Wolfman, Roy Thomas’dan Brian Boland’a kadar pek çok ismin yer aldığı Micheal Chabon Presents: The Amazing Adventures of The Escapist serisi; 2004 – 2005 yıllarında arka arkaya en iyi seri, en iyi antoloji dallarında Eisner ve Harvey ödülleri aldı.

Kavalier & Clay, geçtiğimiz Mayıs ayında The Washington Post’da yer alan bir habere göre beyazperdeye aktarılacak. Oyuncu kadrosu için Tobey Maguire ve Natalie Portman isimler konuşulmakta. 2009 yılında gösterime girmesi planlanan filmin yönetmenliğini ise Stephen Daldry üstlenecek.

 

Erdem DENİZLİOĞLU


2 Yorumlar şimdiye kadar
Yorum yapın

Oylum Yılmaz’ın Kavalier & Clay’le ilgili Radikal Kitap’ta yer alan yazısı aktarıyorum. Meraklılarına

“Hayatın İçine Kaçmak
Ne kadar tartışılırsa tartışılsın edebiyat ve kaçış ilişkisinde, terazinin dengesi değişmez gibi gelir bana. Bu beyhude çaba sonucunda ağırlık hiçbir zaman yer değiştirmez. Edebiyat kaçmaktır aslında, ben bundan eminim ve her insani kaçışın içinde edebiyatın en zarif en boyun eğmez yanı hep başroldedir. Buranın dışında olmak, gerçekten dışında olabilmek ancak ve ancak hayallerle ve bu hayalleri tetikleyen edebiyat aracılığıyla gerçekleşmez mi? Ve amaç zaten kaçmaksa bunda edebiyatın ne suçu olabilir ki? En kötüsü de insan nereye kadar kaçabilir ki, hangi yaprak dalından koptuğunda bu dünyanın dışına düşer?

Yeşil bir yaprak Josef Kavalier. Sararıp solmadan daha en başta ait olduğu yerden hayatın içine mecburi iniş yapanlardan. Ancak onu bir roman kahramanı yapan şey bu inişi bir sanat haline getirmesi. Öncelikle ‘kaçış sanatı’nın inceliklerini öğrenmesi ve bunu mecazi anlamda değil gerçekten yapması.

1939 yılının acılara gebe günlerinden birinde, sihirbazlık öğretmeni Kornblum’un yöntemleriyle akıldışı bir biçimde Nazi zulmünün gölgesi altında kararmaya başlamış Prag’dan Amerika’ya, NewYork’a kaçmayı beceren Joe’nun teyzesinin yanına gelmesiyle başlar bu hikaye ya da kuzeni Sammy ile karşılaştıkları anda. Kendini, Avrupu’da olup bitenlerin uzak hikayeler olarak kulağa çalındığı, modern Amerikan yaşamının büyük bir keyifle ülkeye yayıldığı bir merkezde bulur Joe. Ve biraz da kuzeni Sammy’nin ayakları yere basmayan hayallerinin. Bunun bir adım, bir an ilerisinde ise yine geldiği gibi akıldışı bir biçimde ülkeye ve zamana damgasını vuracak yeni bir oluşum yeni bir kültür biçimi beklemektedir Joe Kavalier’i: Yıllar sonra kuzeniyle birlikte öncüsü kabul edileceği çizgi roman kültürü.

‘Kurtaran’ ve süper hayaller
New York’a geldiği ilk gün çizgi roman hayalleriyle yanıp tutuşan Sammy ile kurdukları hayal gerçekleşiverir. Her yayımcının yeni bir Süpermen aradıkları bu tarihte Sammy ve Joe’nun yarattıkları Kurtaran isimli süper kahraman umulmadık bir biçimde önce yayıncılar sonra da Amerikan halkı tarafından kabul görür. Ve bu iki Yahudi genci hızla Amerikan rüyasının içine dalarlar. Kendi isimlerini de böylelikle geride bırekırlar: Samuel Clayman ve Josef Kavalier artık Kavalier&Clay’dir. Dönemin yayıncıları tarafından ne kadar sömürülüp hakları yense de inanılmaz paralar kazanmaya başlarlar. Ama kazanılan para asla bu iki gencin başta kurdukları hayallerin önüne geçmez. Joe’nun iki amacı vardır Kurtaran’ı çizerken, birincisi Prag’ta kalan ailesini bu yolla kazandığı parayla Amerika’ya getirmek, ikincisi ise Kurtaran aracılığıyla Hitler’i ve Naziler’i her defasında yenmek. Sammy ise çocuk felcinden zayıf kalmış güçsüz bacakların Kurtaran sayesinde hayallerinde güçlendirirken aynı zamanda kendisinden beklenilenin aksine adam olmaya çalışmaktadır.

Başarırlar. Ancak bir noktaya kadar. O nokta, Joe’nun ailesini Prag’tan ve savaştan asla kurtaramayacağını, Sammy’nin ise gerçekte bir eşcinsel olduğunu anladığı an’da kendini bulur. Buradan sonra yazarın bize anlattığı hikaye tamamen seyrini değiştirir. Joe büyük bir ümitsizlikle Amerika’yla birlikte Hitler’in canına okumak üzere savaşa katılır. Geride ise hem Sammy’yi hem aşık olduğu kadını, Rosa’yı hem de henüz doğmamış çocuğunu bırakır. Sammy ise eşcinsel hayatına doğru atılmış ilk başarısız adımını atmış aynı hızla da geri dönmüştür. Ve beklenmedik bir şey olur. Joe’nun geri gelmeyeceğini anlayan Sammy ve Rosa evlenirler. Böylelikle hem Joe’nun aşkı ve çocuğu hem de Sammy’nin gizlemeye çalıştığı eşcinselliği kutsal evlilik bağıyla koruma altına alınır. Ta ki Joe yıllar sonra geri gelene dek.

Tuzağa düşmeyen bir yazar
Kavalier&Clay’de kendisine Pulitzer ödülü kazandırmış büyük bir hikaye anlatıyor Michael Chabon bizlere. Ancak bu büyük hikayenin içinde ayrıntıların tavsayıp gitmesine izin vermiyor. Kahramanlarının yaşadığı, başlarına gelen pek çok olay onların karakterlerinin silinip gitmesine yol açmıyor. Yazar, bu tuzağa düşmüyor. Romanın esas cümlesinden hiç uzaklaşmadan hızla gelişen, başdöndürücü olayların içinde buluyoruz kendimizi. Fakat ilk bakışta olmasa da yavaş yavaş ortaya çıkan farklı bir üslubu var Chabon’un; hikayesine belli bir mesafede duruyor ve bu mesafeyi hiç mi hiç değiştirmiyor. Ancak bu duruş romanla okuyucu arasına zaman zaman soğuk sevimsiz bir gölge gibi giriyor. Belki de romana dışarıdan bakmaya çalışmanın bir sonucu bu. Ama bütün bunlar özellikle Joe ile okuyucunun yoğun bir özdeşim kurmasını da engellemiyor. Aslında ne kadar sıradan göstermeye çalışmışsa da yazarın Joe karakterini bir süper karakter olarak yarattığı düşüncesi romanın sonlarına doğru iyice belirginleşiyor. Ailesine delice düşkün, hayatta istediği tek kadını kendine aşık edebilen, günlerce küçücük bir tabutun içinde yaşamayı , Alaska’da hayatta kalmayı, Salvador Dali’nin hayatını kurtarmayı beceren, yaptığı iliüzyonlarla herkesi kendine hayran bırakan birisi Joe Kavalier. Ve biz roman ilerledikçe, onu seviyor, ona aşık oluyor ve en önemlisi de onu anlıyoruz.

Chabon’un gerçekte Süpermen’i yaratan iki yahudi gencinin hayatlarından etkilenerek yazdığı Kavalier&Clay’de yazarın o dönemde yaşayan gerçek karakterleri, o zamanda yaşanan olayları kullanmaktan çekinmemesi romana ayrı bir keyif katan unsurların başında geliyor. Savaş, amerika ve kaçıs sanatı üzerine kurulu Kavalier&Clay son derece sinematografik bir dille kaleme alınmış bir roman. 1939 yılının, sokakları gölgelerle dolu, şüpheler ve tedirginlikler içindeki Prag’ını, caddelerinde ellerinden çizgi roman düşürmeyen çocukları, içinden viski kokularıyla caz müziği fışkıran barları, karmaşası, kalabalığı ve anlaşılmaz ruhuyla 40′lı yılların New York’u ve tedirginlikler içindeki amerikan Yahudilerinin hayatları zihnimizde kare kare canlanıyor. Ve 1950′lerede, kostümlü süper kahramanların çağının sona ermek üzere olduğu zamanda, çizgi romana, çizgi roman kültürüne savaş açan Amerikan halkını da çok iyi anlıyoruz. Çizgi roman sektörünü yaratanlara önce tapan sonra da onlardan nefret eden Amerikan tarzını iyi biliyoruz. Chabon, en çok da bunu hiç mi hiç umursamayan Amerikalı ruhu gösteriyor bize: “Gazetelerde Senato’nun çizgi roman soruşturmasından söz edilen yazılarda, bunların genç zihinlerde yaptığı kötü etkiler üzerinde durulurken hep kaçıştan, kaçma ihtiyacını tatmin ettiklerinden söz ediliyordu. Sanki hayatta bundan daha gerekli ya da soylu bir hizmet olabilirmiş gibi.”

Comment yazan: erdemdenizlioglu

Ceren Ünlü’nün Ocak 2004 ayında Varlık dergisinde yer alan yazısı.

“1940′lı yılların New York’unda sokakta yürüyen, hayret eden ve hayal eden bir genç günlük işlerinin en önemlilerinden birini yapmış sayılabilirdi kolayca. Dali’nin yeni sergi haberini veren afişin önünden geçip, yan sokaktaki sinemada oynayan ‘Yurttaş Kane’ için bilet sırasına girebilirdi. Pop Art’ın, Jazz’ın, karışan, parçalanan imgelerin oynak çağında, ‘bir şeyi var etmek için hayal etmek gerekir’ diyen süper kahramanların yanı başındaydınız ne de olsa. İyi ile kötünün o keskin ayrımında kötünün karşısına dikilen haşmetiyle adalete inanabileceğinizi fısıldayan kahramanların…

İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde, ailesinin çabalarıyla Prag’dan New York’a, teyzesinin evine gelmeyi başaran Joe Kavalier, kısa zamanda kuzeni Sammy Clay ile kuracağı dostlukla birlikte bambaşka bir hayatın kapılarını aralar. Prag’ta kalan ailesinin de bir gün gelip kurtulacağına, duyduğu inancı yaşatmanın yolunu, kuzeniyle birlikte atıldıkları çizgi roman işinde bulur. Yarattıkları kahraman Kurtaran, kaslı vücudu, renkli kıyafeti ve zincirlere bağlı insanları kurtarışını simgeleyen göğsündeki anahtar kabartmasıyla diğer tüm benzerleri gibi kötülerin karşısındaki yerini alır. Kurtaran’ın diğerlerinden farkı, yaratıcılarının öfkelerini ve özlemlerini tüm samimiyetiyle dile getiren politik bir kahraman olmasındadır. Çünkü Kurtaran, Hitler’e karşı savaşmaktadır. Patlayan bombalar, düşen uçaklar ve incecik dergi sayfalarında büyük toz bulutlarıyla dillenen şiddet, masum Yahudileri Hitler’in elinden kurtarma planının bir parçasıdır. İki kuzenin çizgilerle iç içe geçen hayat serüvenlerini anlatır roman. Dolandırıcı patronlardan, sevgi dolu teyzelerden, büyük aşklardan, Yahudilikten, Prag’tan, kaçış sanatlarından, paradan, sürrealizmden, eşcinsellikten, bitmek bilmeyen savaştan ve bunların ardında Amerikan çizgi roman geleneğinden dem vurur.

Bir grup insanın gençlikten yetişkinliğe uzanan öyküsü eşzamanlıdır çizgi romancılığın aldığı yol. Taytlı kahramanla önemini yitirmeye başladıkları yıllar, savaş yıllarının da sonu denk düşer. Adaletin yokluğunu bir kez daha kanıtlayan sav ‘Adalete inanın’ diyen kahramanların maskesini düşürecek. İyi ve kötü olanın kolayca tanımlanamadığı bir ortamda ??? kurtarıcıların haleleri de yok olmaya başlar. Fakat bir ???? olup olmadığı ve içerdiği şiddetin küçük okurların üzerinde zararlı etkisi tartışılmaya başlanan bir türe bambaşka bir bakış açısı eklenir romanda.

Prag’ta yaşadığı yıllarda dönemin ünlü sihirbazından kâğıt sanatlarını öğrenen Joe, yeni keşfettiği çizgi roman işinde ??? farlı bir kaçış şekli, sihre benzer bir yan bulacaktır. Ailesinden haber alamamanın yarattığı acı, Almanları öldürme hırsıyla savaşa katılmasına neden olsa da intikam almanın boşunalığı??? çok geçmeden anlar. Kalemi yeniden eline aldığında fark eder ki savaşa anlam veremeyen biri için kaçmak tek başına gerçek bir meydan okumadır salında. Çizgilerin asıl gücü gündelik yaşam içindeki uçuculuklarında, tuvalette, otobüste ya da herhangi bir yerde bir saatliğine de olsa acılarını unutturan, kapıp götüren, hayal kurduran etkisindedir zaten.

Sam ise yalnız ve mücadelesini savaştan çok kendine yönelten bir karakter görünümdedir. Onun yalnızlığını en çok yarattığı çizgi kahramanların yanına iliştiriverdiği küçük arkadaşlar ele verir: Güçlü adamların ayakları dibinde biten zayıf vefalı dostlar… Sam’ın kendi cinsel kimliğiyle yüzleşme hikâyesi, üretkenlikte sınır tanımadığı işine, aşklarına ve kurmaya çalıştığı yaşamına eşlik eder hep.

Michael Chabon’a 2001 Pulitzer Ödülü’nü kazandıran üçüncü romanı Kavalier & Clay, yazarın dilimizde yayımlanan ilk eseri. Savaşın olduğu coğrafyalardan kilometrelerce uzak da olsa, o dönemde büyüyen bir kuşağın açmazlarını ve arayışlarını ayrıntılar üzerinde duran güçlü bir dille anlatıyor. Kitap taşıdığı klişelerin ağırlığında unutulup giden çizgi romanların sırrını arıyor sürpriz isimlerle renklenen bir New York manzarasında. Sonunda ne mi oluyor? İşler ne kadar karışırsa karışsın bitmeyen dostlukların o hep bildiğimiz ama nedense bir dolu macera sonunda şaşırarak geldiğimiz sonu bizi bekliyor.”

Comment yazan: erdemdenizlioglu




Yorum yapın
Line and paragraph breaks automatic, e-mail address never displayed, HTML allowed: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>